.quickedit {display:none;} .quickedit {display:none;}

17 Eylül 2016 Cumartesi

Türkiye için FETÖ'den ve PKK'dan daha büyük tehlike...


FETÖ'cü bunlaaaaarrrrr....


Dün akşam üzeri Panora'da bankamatikten para çekiyordum. Bu sırada 55-60 yaşlarında, iyi giyimli ve kilolu bir adam, elindeki Kipa'ya ait alışveriş arabasını, bir yandan da kendi kendine söylenerek ittire ittire yanımdan geçti. Biraz sonra da KİPA'nın ürün iade bölümündeki görevlilerle bağıra bağıra bir şeyler söylemeye başladı. Sanırım oradaki çocuklar adamın dediğini anlayamadığı için bu adam birden bire deli gibi bağırmaya başladı. Sonra biraz önce sürmekte olduğu alışveriş arabasını hızla diğer arabalara doğru ittirerek gürültülü bir şekilde çarptı. Bu sırada, adamın hemen yakınlarında bazı kadınlar ve çocuklar vardı. Bu adamın dengesiz davranışları karşısında bu kadın ve çocuklar çok korktular. Bu durumu gören iki güvenlikçi hemen adama doğru yöneldi. Adam güvenlikçileri görünce bu sefer de; ''Şunlara bakın. Vatandaşa baskı yapmaya geliyorlar. FETÖ'cü bunlaaaaarrrr..'' diye bağırmaya başladı. Bunu duyan güvenlikçiler oldukları yerde durdular. FETÖ'cü sözü güvenlikçileri tedirgin ettiğinden olsa gerek adama müdahale etmekten vazgeçtiler. Bunun yerine adamın biraz önce bağırdığı görevlileri çağırıp onlarla konuşmaya başladılar. Bu fırsatta faydalanan herif te hızla oradan uzaklaştı. Bu durum beni çok sinirlendirdi.Bankamatikteki işimi bitirir bitirmez adamın arkasından gittim. Sanırım benim gibi bankamatikte para çekerken yanındaki çocuğu ve karısı adamın bağırmasından rahatsız olan biri de işini bitirir bitirmez adamın arkasından koşturmaya başladı. Hemşerim, dur bakalım, deli misin sen, ne bağırıyorsun filan diyerek adamın arkasından gittik. Fakat adam, yaşlı ve oldukça kilolu olmasına rağmen o kadar hızlı bir şekilde uzaklaşıyordu ki ben arkasından gitmekten vazgeçtim. Peki bu adam kimdi? Bence manyağın tekiydi. Ama bu tür manyaklar beni oldukça endişelendirmektedir. Çünkü son zamanlarda bu herif gibi aşağılık manyakların sayısı oldukça arttı ve her geçen gün daha da artıyor. Ayrıca bu tipler son günlerde her türlü komplekslerini ve aşağılık duygularını bu şekilde saçma sapan hareketlerle rahatça ve giderek artan bir oranda tatmin edebiliyorlar. Çünkü son on-onbeş yıldır bu tip adamların bunu yapması için uygun ortamlar hiç eksik olmuyor. Hani belgesellerdeki bazı hayvan türlerinin yaşam alanlarında bahsedilirken fauna derler ya işte son yıllarda Türkiye bu tür manyaklar için uygun bir fauna haline geldi maalesef. Bu adamlar belki eskiden de vardılar ama bu günlerdeki kadar rahat bir şekilde gemi azıya almamışlardı. Çünkü bunu yapmaları için bu günkü kadar uygun ortam yoktu. Sanırım 0n-onbeş yıldır ülkede yaşanan pisliklerin ve bu pislik sayesinde üreyen bakteri ve mikropların çıkardığı gaz o kadar arttı ki bu durum yerel bir iklim değişikliğine sebep oldu. Bu asalaklar, her yeni şarta anında uyum sağlayabilen canlı türleri olduklarından hemen mutasyona uğrayarak yeni duruma uyum sağladılar. Bu yüzden uyum sağlamakta zorlanan faydalı türlere göre daha hızlı çoğaldılar. Bu tipler bir zamanlar yaptıkları pislikleri kapatmak için insanlara Ergenekoncu, Balyozcu, darbeci veya casus diyorlardı şimdi de FETÖ'cü diyorlar. Aslında bu söyledikleri hiç umurlarında değil. Onların derdi bir türlü bastıramadıkları aşağılık komplekslerini tatmin etmek ve işledikleri suçları örtmekten başka birşey değil. Bence bunlar FETÖ'den daha zararlılar. Onun için bu tiplerin artışını sınırlamak için acilen önlem alınması gerekiyor. Artık ilaçlama mı yaparlar yoksa nüfuslarını azaltmak için ortama bunların doğal düşmanlarından mı bırakırlar onu bilmiyorum. Ama bu türün nüfusu acilen sınırlanarak faunadaki doğal dengenin yeniden sağlanması için tüm tedbirler acil bir şekilde alınmaya başlanmalıdır diye düşünüyorum.
Saygılar sunarım.


10 Eylül 2016 Cumartesi

At izi it izine mi karışıyor. FETÖ Operasyonlarında sapla saman nasıl birbirine karıştırılıyor?


Hatalı tutuklamalar....


Bir süredir basında çıkan ve Cumhurbaşkanı tarafından da dile getirilen FETÖ'cü darbe sonrasında yapılan tutuklamalarda sapla samanın birbirine karıştırıldığı iddialarını takip ediyorum. Olanlara bakınca bunun ne kadar doğru bir iddia olduğuna dair birçok olay da görüyorum. Bu sebeple bu konuda bir şeyler yazmayı kendime bir borç bilerek burada iki özel olay üzerinden bu iddiaların doğruluk payı olup olmadığını okuyucuların dikkatine sunmaya çalışacağım. Peki kimleri örnek vereceğim? Elbette ki daha önce beraber çalıştığım ve kendilerinin FETÖ'cü olmadığını düşündüğüm iki kişiyi. Ben kumpas sürecinde yaşadığım olaylar sonucu emekli olmaya karar verdiğimde çalıştığım birliğin komutanı Korgeneral Abdullah Barutçu (O zaman Tümgeneral idi) idi. Kendisini 1995-1996 yıllarından beri tanırım. O yıllarda ben Özel Kuvvetler'de tim komutanı iken kendisi bizim tabur komutanımızdı. Zekai Aksakallı ise Tabur S-3'ü idi. O dönemde, özellikle Çukurca Bölgesinden Irak Kuzeyine yönelik birçok operasyonlara çıkıyorduk. O zamanlar Abdullah Barutçu (Binbaşı rütbesinde idi) taburu sevk ve idaresi ile, cesaret ve dirayeti ile sadece bizim tabur personeli arasında değil diğer birliklerde de kısa süre içinde ideal bir tabur komutanı olarak kendini gösterdi. Irak Kuzeyi bölgesinde Kara bölgesine ve o bölgedeki PKK kamplarına yönelik olarak yaptığımız operasyonlarda başımızda bulunan ve birliğe sonradan geldiği için işi çok iyi bilmeyen alay komutanımızın yetersizliklerini bile kapatacak şekilde kritik durumlarda inisiyatif alarak fiili olarak çatışma bölgesindeki birliklere emir komuta etmesi hepimizi çok rahatlatan ve bize güven veren bir durumdu. Kendisi, o zamanlar hayal bile edilemeyecek kadar az personelle (30-40 kişi kadar) Irak Kuzeyi derinliklerine sızarak çok riskli keşif ve istihbarat görevlerini başarı ile yapan biri idi. Benim tim komutanlığımdan tayin olduğum 1996 yılının Temmuz ayında yaşadıklarımız bu gün bile sanki dün olmuş gibi gözümün önündedir. Tayin olmama ve meyil iznim başlamasına rağmen değişik sebeplerle birçok tim komutanının başka yerlerde olması sebebiyle taburun tim komutanı sıkıntısı yaşadığını görünce Ankara'ya dönmek yerine o sırada yapılacak olan bir operasyona katılmamın daha doğru olacağını düşündüm. Bunu Barutçu binbaşıya söylediğimde kendisinin de benden böyle bir talepte bulunmayı düşündüğünü ama benim kendiliğimden bunu teklif etmemden dolayı çok memnun olduğunu söyledi. Nitekim ben timimin başında o operasyona çıktım. Operasyon daha en başından sıkıntılı idi. Jandarmanın land rowerleri ile Işıklı Karakolu'na gittik. Yolda birçok mayın tespit edilip etkisiz hale getirildiği için sık sık durmak zorunda kaldık. Işıklı Karakolu teröristlerin yaptığı baskınlar sonucunda çok sayıda zayiat vermiş bir karakoldu. Bizim gelmemizle kendilerine güvenleri artmış ve gelişimize çok sevinmişlerdi. Bir gece orada kalarak karakolu takviye ettik. Fakat ertesi gün gelen emirle helikopterlere binerek Uzundere kırsalındaki bir piyade bölüğünün konuşlandığı tepeye indik. Tepede toprağı kazarak oluşturdukları çukurlarda yaşayan bölüğün durumu çok sıkıntılıydı. Ayrıca, teröristler sık sık mevzilere sızdıkları için asker çok tedirgindi. Biz askerleri takviye edecek ve onlara moral verecek şekilde diğer taburlarla birlikte askerlerin yanına, onların mevzilerine personelimizi dağıttık. Akşam hava karardıktan sonra çok yoğun bir şekilde yağmur yağmaya başladı. Gece boyunca büyük siyah çöp poşetlerine koyarak poşetin ağzını bağladığımız çantalarımızın üzerinde oturarak hiç uyumadan sabahı ettik. Nitekim sabaha karşı bizim bulunduğumuz mevzilerin karşısından teröristlerce yoğun bir taciz ateşine maruz kaldık. Diğer taraftan da sızma girişimleri oldu ama bunlar kolayca geri püskürtüldü. O zamanlar son 5 yıl içinde kara yolu ile Uzundere'deki birliğe ikmal yapılmamış. Şimdi ağır malzemeler taşınacağı için bize yolu mayınlardan temizleyerek emniyete almamız emredildi. Alay komutanı bununla ilgili emri verince ben bu planlamada çok önemli bir taktik hata olduğunu ileri sürdüm. İç güvenlik konularına çok vakıf olmayan Alay Komutanımız bizi zırhlı birlik gibi düşünerek bir plan yapmış. Barutçu binbaşı benim fikrime katıldığını söyleyerek beni de yanına alıp alay komutanının yanına gitti. Orada kavga dövüş planda bizim teklifimize uygun değişikliği yaptırdık. Buna göre biz yoldan aşağıya inerken ve karşı sırtlara çıkarken sağ kanadımızdaki hakim tepelerden ilerleyecek iki tim sağ yanımızı perdeleyecek ve emniyetimizi alacaktı. Nitekim buna uygun olarak harekete geçtik. Aşağıdaki boş köye varıncaya kadar birkaç mayınlı yeri işaretledik. Köyde gizli bir yere gömülmüş 13 kaleş bulup gerideki piyade bölüğüne gönderdik. Bundan sonra da yukarıya doğru intikale devam ettik. Sonradan öğrendiğimize göre tırmandığımız tepenin üzerindeki sırt sürekli olarak teröristlerce pusu kurulan bir yer olduğu için pusu sırtı diye biliniyormuş. Irak sınırındaki bu ıssız yerde tepeye tırmanmaya başlayınca Barutçu binbaşı bana en öndeki timin yanına gidip o tim komutanıyla birlikte en önde yürümemi söyledi. Ben de badimi yanıma alarak en öne geçtim. O sırada alay komutanı nedense bizi emniyete alan timleri de yola indirmiş. Biz bundan habersiz sağ tarafımız emniyette diye sırta doğru çıkmaya başladık. Tepenin zirvesindeki sırta 30-35 metre kala ben diğer tim komutanına ''artık hedefe vardığımızı ve tepeye çıkar çıkmaz emniyete almasını'' söyledim ve yere oturarak kendi timimi beklemeye karar verdim. Cebimden bir sigara çıkarıp yaktım ve bir nefes çektim. Daha ikinci nefesi çekmemiştim ki önümüzdeki sırttan cehennem gibi ateş gelmeye başladı. Ateş edilir edilmez hemen mevzi alıp karşılık vermeye başladım. Ateş eden teröristler bize o kadar yakındı ki silahlarının namlularından çıkan barut gazının basıncıyla savrulan taş ve topraklar kafamın üzerine yağıyordu. Bu sırada benim tim ne durumda diye sola doğru baktım. Alay komutanının ortaya çıkan bu ani durum karşısında atıl bir durumda kalmış olduğunu ve üç taburu Barutçu binbaşının sevk ve idare ettiğini gördüm. Tüm birlikleri yoğun baskı ateşiyle birlikte hücuma geçirmişti. Bu sırada ben de sıçramaya başlamıştım ki benim ismimi bağırdığını duydum. Hemen yerimden kalkarak ona doğru koşmaya başladım. Badim de arkamdan geliyordu. Teröristlere paralel olarak koşarken aynı kovboy filmlerinde seyrettiğimiz gibi yanımdan birçok mermi geçiyor ve bazıları da ayaklarımın dibine vuruyordu. Barutçu binbaşının yanına giderken yolda rastladığım ve ayakta şok durumunda olan Albayı ikaz ederek yolun kenarına yatmasını söyledim. Barutçu binbaşı bana, ''iki tim alarak sağ taraftaki tepeyi ele geçirmemi'' söyledi. Aynı yolu tekrar geriye doğru koşarak bizim taburdan iki timle beraber sağdaki hakim tepeye koşarak çıktık. Tepeye çıkarken üzerimize kanas ve biksi ile ateş eden teröristler yüzünden iki üç defa çalıların arasına suya balıklama atlar gibi atlayıp 5-10 metre süründükten sonra dışarı çıktığımızdan her yerimiz dikenlerle çizilmiş ve kan içinde kalmıştı. Nihayet çatışma bölgesine hakim ilk tepeye çıktık ve teröristleri yukarıdan ateş altına aldık. Kısa süre sonra da aşağıdaki timler sırtı almışlardı. Teröristler ise kendilerini tepeden aşağı atıp kaçmışlardı. İlk tespitlere ve terörist telsiz dinlemelerine göre 4 terörist ölmüş üçü de yaralanmıştı. Bizim personelimizin çoğunun elbiselerinde ve sırt çantalarında birçok mermi deliği olmasına rağmen şans eseri ve aynı zamanda Barutçu binbaşının liderliği sayesinde kimsenin burnu bile kanamamıştı. Bu operasyon ertesi gün de sürdü. Gerek çatışmalar esnasında gerekse diğer faaliyetlerde Barutçu binbaşı, gösterdiği cesaret ve dirayet yüzünden diğer taburların personeli tarafından da çok takdir edildi ve birlikteki saygınlığı daha da arttı. Bundan sonra Abdullah Barutçu ile karşılaştığımda o yeni tuğgeneral olmuştu. Siirt komando tugayı komutanı idi. Ben de aynı tugayın bir taburunun komutanı olduğumdan 2 yıl da orada beraber çalıştık. Ama bu sırada gördüm ki kendisi o atılgan ve cevval binbaşıdan daha ihtiyatlı ve özellikle idari konularda çok çekingen birine dönüşmüştü. İki yıl beraber çalıştıktan sonra o özel kuvvetlerin bir tugayına komutan ben de diğer tugayına kurmay başkanı oldum. Özellikle personel ve idari konularda tedirginliğinin burada da devam ettiğini gördüm. Bunu çok ta yadırgamadım çünkü AKP hükümeti ve şimdi Paralel veya FETÖ denilen çakal sürüsü, kendisini gazeteci veya aydın diye tanıtan bazı soytarı kemik yalayıcıları ile bereber TSK'ya saldırılarına ağırlık vermeye başlamışlardı. Ben dış göreve gidip döndüğümde ise durum çok daha vahim haldeydi. Ergenekon ve Balyoz olayları günün temel konusuydu. Balyoz'da ifade veren arkadaşlardan öğrendiğimize göre iddianamede benim de ismim varmış. Uzun süre beni de ifadeye çağıracaklar diye bekledim ama nedendir bilmem çağırılmadım. Bu sırada Özel Kuvvetler Komutanlığı'na Tümgeneral Yıldırım Güvenç atanmıştı. Görünüş ve tavırları itibarıyla muzip bir hiper aktif çocuğu andırıyordu. Kendisi ile çok kısa sürede iyi bir şekilde anlaşmaya başladık. Bu sırada yine aynı yerde kurmay başkanıydım. Gelecek yıl alay komutanlığına atanacaktım. Atama tarihi yaklaşırken Balyoz için ne zaman ifadeye çağrılıp kumpasa dahil edileceğimi merak ediyordum. Dahası biraz da tedirgindim. Şimdi yeniden düşününce o zaman benim başka bir kumpasa dahil edilmek üzere birlik karargahında görev yapan F.Y Alb.nin de içinde olduğu bir grubun hazırlık yaptıklarını anlıyorum. Bu şekilde göreve devam ederken bir gün Yıldırım Güvenç Paşa beni çağırdı. Odasına gittiğimde baş başa görüştük. Bana; bir süredir benim hakkımda Genelkurmay'a ve Özel Kuvvetlere bazı imzasız mektuplar gönderildiğini, bunları araştırttığında iddiaların aslının olmadığını tespit ettiğini söyledi. Bu mektuplardaki en vahim iddia benim bir okul müdürünü ölümle tehdit ettiğime dairmiş. Bir şekilde müdüre ulaşılmış ve müdür bırakın tehdidi benimle hiç karşılaşmadığını ve beni hiç tanımadığını söylemiş. Güvenç Paşa bana bu konuda şu uyarılarda bulundu. ''Mehmet, anlaşılan birileri seninle uğraşmaya başladı. Kendine dikkat et. Biz seni tanıyoruz ama bu şerefsizler her kimlerse aynı mektupları genelkurmaya da gönderiyorlar. Birlik içinden veya dışından sorun yaşadığın biri var mı?'' Ben: ''Ufak tefek sorunlar yaşamakla birlikte hiç kimseyle beni bu şekilde şikayet edecek kadar kötü bir ilişkim yok. Kimseden de şüphelenmiyorum. Bunun arkasında kişisel bir sebepten daha farklı bir şeyler olabilir.'' dedim. O da; ''Ben senin arkandayım. Sana güvenim tam. Ama bu konuyla ilgili herhangi bir şey duyarsan veya aklına bir şey gelirse hemen bana haber ver ki o kişiler hakkında gerekli işlemi yapalım dedi. O sırada çok yoğun olan Balyoz davası ile ilgili konular gündeme geldiğinde de davada yargılananlar lehine hararetle konuşuyor, bunun bir komplo olduğunu, birilerinin TSK'ya savaş açtığını söylüyordu. Ayrıca tutuklu personele yardım toplanması faaliyetini başlattı ve her ay yardım toplandı. Kendisi Aşayiş Kolordu Komutanı olunca, birkaç defa Silopi'ye geldi. Her gelişinde gün boyu dolaşırken beni de yanına aldı. Benim gözümde o vatansever bir general idi. Ondan sonra komutanlığa Abdullah Barutçu Paşa geldi. Bu göreve geldikten sonra kendisindeki endişenin paranoya denilebilecek kadar arttığını gördüm. Mesela özel konuları odasında pek konuşmazdı. Odasına böcek konularak dinleniyor olabileceğinden endişe ettiğinden özel bir konu konuşulacağı zaman binanın önündeki çimlere sandalye attırıp orada konuşurdu. Orada bile ancak karşısındakinin duyabileceği kadar alçak bir sesle ve kulağına doğru eğilerek konuşuyordu. Bana ve birlikteki birçok subaya İzmir Casusluk Kumpası kurulunca tedirginliği daha da arttı. Çok daha pasif bir şekilde davranmaya başladı. Ben emekli olmaya karar verdiğimde, birlikten ilişiğimi kesinceye kadar olan süreçte kendisinden, eskiden beri tanışıyor olmamız sebebiyle, beklediğim desteği göremediğimden ve sergilediği bazı tavırlardan dolayı o zaman çok kırılmış ancak bir şey söylememiştim. FETÖ'cü darbe gecesi de, kendi ifadesinden de anlaşılacağı gibi yine pasif bir tavır alarak kapıcı dairesine saklanmış. Binbaşı Barutçu gibi davranmak yerine Barutçu Paşa gibi davranmayı seçmiş. Bu iyi bir özellik olmayabilir ama onun FETÖ'cü olduğunu da göstermez. Ben kendisinin FETÖ'cü olduğuna kesinlikle inanmıyorum ve hatta en küçük bir ihtimal dahi vermiyorum. O dönemin kumpas furyaları içinde FETÖ'cü olduğunu bildiğimiz (Örneğin o gece öldürülen Semih Terzi gibi) ve bu gün darbe yaparken suçüstü yakalanıp hapse atılan kişilerde daha önce hiç olmayan bir öz güven ve pervasızlık vardı. Çok rahat konuşup, çok rahat hareket ediyorlardı. Eğer Barutçu Paşa FETÖ'cü olsaydı onlar gibi rahat olur, o kadar endişe etmez, dinlenebileceğini düşünerek o kadar tedbir almazdı. Bence Barutçu Paşa'yı tutuklamaları büyük bir hatadır. Belki pasif davranışları sebebiyle emekli edilebilir ama suçlanması bence tamamen haksızlıktır. Gelelim Yıldırım Güvenç Paşa'ya. Onu Barutçu Paşa kadar tanımıyorum ama genel olarak FETÖ'cü profiline uymayan biri. Ayrıca aldığım duyumlara göre FETÖ'cülerin darbe girişimini haber alır almaz hemen karşı tedbirleri almış ve hatta bulabildiği tanklarla darbecilere saldırıp imha etmeyi dahi teklif etmiş. O gece Ankara'da darbecilerin tutuklayamadığı az sayıda general ile birlikte bütün gece darbecilerle mücadele etmiş. Geçen gün kendisinin, sanırım kara kuvvetlerine gönderdiği bu yöndeki mektubunu okudum. O da mektubunda aynı şeyleri söylüyor. Kendisini çok iyi tanımamakla birlikte ben onun da FETÖ'cü olmadığına inanıyorum. Elde ettiğim bazı duyumlardan kendisinin gelecekte kuvvet komutanı olabilecek bir konumda olduğunu, bu sebeple kararlılıkla karşı durduğu bu darbe kullanılarak darbeci diye tasfiye edildiğini söyleyenler var. Herkes yanılabilir. Belki ben de yanılıyorumdur. Ama öyle bile olsa bunun bir an önce ortaya çıkarılması gerekir diye düşünüyorum. Gerçi gerçekler elbette bir gün ortaya çıkacak. Ama bu arada, aynı kumpas davalarında olduğu gibi insanların hayatları karartılacak. Giden geri gelmeyecek. İnsanlar boş yere hapislerde çile çekecek. Onun için yetkililerin bu sapla saman olayının üzerine ciddiyetle eğilmesi gerekir. Bunun için soruşturma hızlandırılarak suçsuz olanların bir an önce serbest bırakılması azıcık bir iman ve insafa sahip herkesin en temel beklentisi olmalıdır. Böylece suçsuzlar hak ettikleri adalete kavuşurlarken suçlu olanlar da hızlı bir şekilde yargılanarak hak ettikleri cezalara çarptırılabilirler. Son söz: FETÖ'cülere asla acıma gösterilmeden en ağır cezalar verilmelidir. Ancak masum insanların FETÖ'cü diye tutuklanarak bu davanın sulandırılmasına da engel olunmalıdır. Bu ülkede son on yıldır çok sayıda insan devlet eliyle haksızlığa uğratılarak mağdur edildi. Şu anda ülkede adeta bir mağdurlar ordusu oluştu. Artık ülkenin mağdur insan kapasitesi doldu. Onun için bu orduya tek bir er bile ilave edilmemelidir. Saygılar sunarım.

İlave: Ben kumpas davalarından birine dahil edildikten sonra emekli olmak için dilekçe vermiştim. Şimdi darbecilikten içeride ve birinci sicil amirim olan bir general dilekçeyi verdikten birkaç gün sonra beni çağırdı. Odasına gittiğimde ''Genkur. Personel Başkanı ile görüştüm. Senin şimdilik emekli olmamanı söyledi.'' dedi. Bu general için daha önce FETÖCÜ'dür dikkat et diye beni uyaranlar olmuştu. Ama ben kendisini üsteğmenliğinden beri tanıdığımdan ''Yok artık, daha neler.'' diyerek buna inanmamıştım. Adamla her sabah ve öğleden sonra beraber spor yapıyorduk. Gayet te iyi geçiniyorduk. Sanırım bana yardım etmek için kendi cemaatdaşlarına giderek ricada bulunmuş olmalı. Bana bunları söyleyince FETÖCÜ olduğunun doğru olduğunu anlayıp çok şaşırdım. Çünkü gidip konuştuğunu söylediği şahısın FETÖCÜ olduğunu çok kişiden duymuştum. Neden Özel Kuvvetler Komutanı olan A. Barutçu ile değil de Genkur. daki paşa ile görüştüğünü düşününce de bu sonuca vardım. Bunun üzerine ''Hayır. Ben emekli olmaya karar verdim. Sizden bu konuda hiçbir şey istemiyorum.'' deyip hemen odasından çıktım. Ben bu tepkiyi gösterdikten sonra bu adam bir daha benimle görüşmedi. Şimdi bunu düşününce daha da emin olarak diyebilirim ki; A.Barutçu FETÖCÜ filan değil. Eğer A.Barutçu FETÖ'cü olsaydı bizim komutan gider onunla konuşurdu. Çünkü Barutçu paşa benim ikinci amirim birliğin de komutanıydı.



6 Eylül 2016 Salı

Cübbeli Ahmet Hoca'nın genç bir kadınla yataktaki görüntülerini kim çekti. Cemaat ve tarikatlara sızan FETÖ'cüler. Şeytanın bile aklına gelmiyor olabilir ama acaba FETÖ'cüler devlet kadrolarına geri mi dönüyor? Hem de sessiz sedasız ve hükümet eliyle.....Cemaat ve tarikatlara sızan FETÖ'cüler.



Gizli kamerayı kim koydu?



Cemaat ve tarikatlara sızan FETÖ'cüler. Şeytanın bile aklına gelmiyor olabilir ama acaba FETÖ'cüler devlet kadrolarına geri mi dönüyor? Hem de sessiz sedasız ve hükümet eliyle.....Cemaat ve tarikatlara sızan FETÖ'cüler. FETÖ’nün Türkiye için ne büyük bir tehlike olduğu ve devletin hemen hemen tüm kurumları ile sivil yaşamdaki birçok alana nasıl sızdıkları uzun s süredir konuşuluyordu. Ancak başarısız darbe girişiminden sonra tutuklananların verdiği ifadelerden ve bu ifadelere göre devlet kurumlarından atılan memur sayılarından olayın vahametinin tahmin edilenden de büyük olduğu ortaya çıktı. Adamlar neredeyse tüm devlet kurumlarına sızmışlar. Hatta, eğer biraz daha sabretseler çok kısa süre sonra bu kurumlarda çoğunluğu oluşturabilecek duruma geleceklermiş. Sadece devlet kurumlarına da sızmamışlar. Siyasi partilere, üniversitelere, basın ve yayın dünyasına, iş dünyasına ve hatta birçok sivil dernek ve kuruluşa sızmışlar. Bunlar bilinen ve açıkça ortaya çıkan şeyler. Ancak benim bir süredir aklıma takılan ve aldığım duyumlarla bunun doğru olduğuna dair inancımı daha da güçlendiren bir yerlere sızdıklarından kimse bahsetmiyor nedense. Ya kimsenin haberi yok veya başka bir şey var ortada. Çünkü kimse bundan bahsetmiyor. Kastettiğim yerler Türkiye’de mevcut FETÖ haricindeki cemaat ve tarikatlar. Adamlar güç kazanmaları ve ülkeyi kontrol etmelerini sağlayacak her yere sızmışlarken tarikat ve cemaatlere neden sızmasınlar ki? İşte uzun süredir kafama takılan soru FETÖ'cülerin tarikat ve cemaatlere sızıp sızmadıkları, eğer sızmışlarsa ağırlıklı olarak hangilerine sızdıkları idi. Son günlerde ortaya çıkan olaylar ve aldığım duyumlar bende, FETÖ’cülerin uzun süreden beri kendileri dışındaki tüm cemaat ve tarikatlara sızdıkları düşüncesini güçlendirdi. Ama bazı tarikat ve cemaatlere daha yoğun bir şekilde sızdılar ve bu tarikat ve cemaatlerde lider konumundaki kişilerin yanına kadar yanaşabildiler. Bazı somut olaylar üzerinden düşününce, bu sızmanın ne kadar etkili olduğu daha kolay anlaşılıyor. Bir örnek vereyim isterseniz. Mit müsteşarı ve bir generalin konuşmaları yayımlanmıştı bir zamanlar. Şimdi o kaydın generalin emir subayları tarafından çantasına yerleştirilen bir böcekle yapıldığı ortaya çıktı. Zamanında bazı genelkurmay başkanlarının konuşmaları da internette yayımlanmıştı. Onları da o makamlara sızmış bazı fetöcü subayların (emir subayları vb.) koydukları böceklerle kaydedildiği tutuklanan darbecilerin ifadelerinden anlaşılıyor. Bu da gösteriyor ki bu tür kayıtlar, dinlenen kişilerin en yakınlarına kadar sızmış FETÖ’cüler tarafından yapılıyor. Peki Cüpbeli Ahmet Hoca’nın bir kadınla görüntüleri yayımlandı. Bu mantıkla bakarsak bu kayıtları sizce kim yapmış olabilir? Bence Cüpbeli’nin en yakınına kadar sızmayı başarmış FETÖ’cüler yapmıştır. Bu sadece bir örnek ve benim değerlendirmeme dayanıyor. Ama FETÖ’cülerin uzun süredir sızdıkları ve FETÖ ile AKP arasında kavganın başladığı tarihten itibaren bu sızmayı hızlandırdıkları bir cemaat var. Bu cemaat Menzilciler veya Adıyamancılar diye bilinen grup. FETÖ’cülerin bu cemaate uzun süredir sızdıklarını ancak FETÖ’nün 17-25 Aralık olaylarından sonra FETÖ'cülerin baskı altına alınmasından itibaren bu sızmanın hızlandığını ve FETÖ’cülerin çok bilinmeyen ve açığa çıkmamış elemanlarının gizlenmek için topluca bu cemaate geçtiklerini duyuyorum. Hem de birkaç kaynaktan aynı yönde duyumlar alıyorum. Bu duyumu güçlendirecek emareler de çok fazla. Mesela bu cemaatin son zamanlarda, özellikle de bir yıldan beri çok zenginleştiği çünkü FETÖ’cülerin paralarının bir kısmını bu cemaate aktardığı söyleniyor. Ayrıca, bir taraftan hükümet devlet kurumlarından FETÖ’cüleri atarken, güvenilir cemaat adamları diye bu cemaatin içine sızmış kripto FETÖ’cülerin açığa çıkan FETÖ’cüler yerine atandıklarını da duyuyorum. Bu durumun özellikle Sağlık Bakanlığı’nda hat safhada olduğu konuşuluyor. Ben iki cemaatten örnek verdim ama eminim ki bunlar tüm tarikat ve cemaatlere, hatta Adnan Hocanın kedicikleri arasına bile birilerini sızdırmışlardır. Son zamanlarda tüm tv kanallarında FETÖ yüzünden diğer cemaatlerin suçlanmaması gerektiği ve bu cemaat mensuplarının devlet kademelerinde görevlendirilmesinin hiçbir mahsuru olmadığı konuşuluyor. Acaba bu da sızdırdıkları adamların dikkat çekmemesi veya diğer tarikatlar de dağıtılırsa onlarla birlikte etkisiz hale gelmemeleri için yapılan bir FETÖ propagandası mı? Bilmem ama üzerinde düşünülmesi gereken bir husus diye düşünüyorum. Ben bu konularda henüz çok detaylı ve birincil kaynaklardan bir bilgi edinemedim ama aldığım duyumlar ve yaptığım değerlendirmeye göre FETÖ’cüler, mutasyon geçirerek ve şekil değiştirerek, kapıdan çıkarıldıkları devlet kurumlarına bacadan tekrar giriyorlar gibi. FETÖ’cüler; kendi örgütleri yok edilirken ortada var olan başka benzeri örgütleri ele geçirerek yeniden perde arkasından eski konumlarına kavuşmayı amaçlıyorlar sanırım. Ben yetkili bir kişi değilim. Bu durum karşısında bir şeyler yapabilecek imkanım yok. Ama bu durum hakkında ilgililerin dikkatini çekmek gerekiyor diye düşündüğümden bunları yazdım. Yetkili mevkileri işgal edenler yarın ‘’Bunlar da bizi aldatmışlar.’’ veya ‘’FETÖ’cüler yine bizi aldattılar.’’ demek istemiyorlarsa bu konuları araştırıp gerekli tedbirleri alsınlar. Uyarmak benden… Saygılar sunarım.